15 yıl. 15 yıl diyorum içimden. Bunu söylediklerime inanmaz bir ruh hali içinde yapıyorum. 15 yıl geçti diyorum, ve sonra ağzımdan tek bir kelime daha dökülüyor. Yürüdüğüm patikanın farkında bile değilim. Herşey biraz önce ağzımdan çıkan tek kelime çevresinde donmuş vaziyette. Yaz hasat zamanını müjdelemeye başlamışken, İlkbaharın yağmur bulutları gökyüzünü henüz terk etmemiş, güneşe arada bir geçit veriyorlar. Nemli patikada yürüyorum, yer yer çamur birikintileri ayaklarım altında eziliyor, taşlaşmış birikintiler ufalanıyor, çatırdıyor, patika önümde uzandığı halde fısıldamaya başlıyor. Kenarda köşede topraktan fırlamış çiçekler, sarmaşıklar, çalılıklar patikaya katılıyor aniden. Hepsi o kadar gri gözüküyor ki. Fısıldaşıyorlar, inanmıyorlar, döndüğüme inanmıyorlar ve benim onlara acımasız basışlarım gibi acımasızca arkamdan fısıldaşıyorlar. “..evet, evet bu o”, “...geri dönmüş olamaz, buna hakkı yok...”, “...geride neler bıraktın seni aptal adam, seni korkak...” diyorlar. 15 yıl diyorum yine, ve diğer kelimeyi yeniden söylüyorum. Yer yer grileşen gökyüzü üstüme çullanacakmışçasına yere yaklaşmış, başımın hemen üstünde bulutlar başlıyor. Bulutlara dokunabilsem, beni anlasalar diyorum, ne iyi olurdu, bulutlarla konuşabilsem ve oradan, yukarıdan işlerin nasıl gözüktüğünü bana anlatabilseler. “Haklıydın” dese birisi, “...sana acımasızca davrandılar”. Başka çaren yoktu diye eklese bir başkası ve ayağımın altındaki yapraklar çatırdamayı, fısıldamayı, içimi oymayı bıraksa. Patika yavaş yavaş son buluyor, önümdeki son tepeyi aşınca neredeyse dimdik bir iniş başlıyor. Bulutların üstümde yükselmeye başladıklarını görüyorum ben aşağı doğru inerken, ve bana ne dediklerini anlıyorum, herşeye karşı tek başıma olduğumu söylüyorlar, hiçbir şey hiçbir işe yaramayacak, herşey zaten bitti. Tepeyi aştığımda çok da uzak olmayan bir mesafede, aşağıda, bu yolun sonunda gri gökyüzü altındaki gün batımına doğru yeşilliğini kaybetmeye başlamış görünen koruluğu ve arkasında bazı bacaları tüten çirkin yapılarıyla küçük kasabayı görüyorum, görmek istemesem de. Ufukta hafif bir ışıldama görünüyor ve ardından uzaklardan gelen zayıf bir gökgürültüsü duyuyorum. Kalbime bu anda bir acı saplanıyor. Gözlerim yarı kör, kasabaya odaklanmış, gri gökyüzü altındayım, yüzüme birkaç küçücük yağmur damlası çiseliyor ve “15 yıl” diye geçiriyorum içimden. Diğer kelime dudaklarımdan zayıfça çıkıyor, güneş bulabildiği bir aralıktan yüzünü gösteriyor, herkes için yaz olan bu sonbaharın gri tonlarına karşı “Melinda” diyorum, zamanı geldi Melinda...
***
Bir zamanlar en büyük düşmanım olan gökyüzüne bakıyorum. Benden her zaman uzak olan gökyüzüdür bu. Güneşin en parlak zamanında masmavi olduğunda da, bembeyaz kışın ortasında acımasız karartısıyla üstümde olduğunda da her zaman düşmanımdı. Şu an ise bu gri sonbaharımda, gökyüzü bana acıyarak bakmaktadır ve bunun farkında olarak yüzümü ona çevirmemeye karar veriyorum. At arabalarının tekerlek izlerinin arasında oluşmuş düz yolda ilerliyorum. Bu mevsimde yolun kuruluğu beni şaşırtıyor ama ne yazar, herşey gibi o da grinin en merhametsiz tonunda. Yürüdükçe görüntüye alakasız renkler karışmaya başlıyor. Uzunca ağaçların oluşturduğu koruluğa ulaşmışım bile, ağaçların koyu yeşili görüşümü kaplıyor. Ve ben aklımda kelimeleri birleştirmeye başlamadan koruluktan fısıltılar duymaya başlıyorum. Bazı şeyleri görmezden gelebilirsiniz değil mi? Evet, hayatta bazı şeyler rahatlıkla gözardı edilebilir. Ama burada hayır, 15 yıl önce ağaçların bazıları henüz gencecik fidanlarken öfke içinde içinden son kez geçtiğiniz bu korulukta geçmişinizden kaçamıyorsunuz, onu görmezden gelemiyorsunuz. Koruluğa girerken en azından gökyüzünden bir süre ayrı kalacağım için memnuniyet duymaktayım. Ağaçların merak ve şaşkınlık yüklü fısıldaşmaları hemen havada dolaşmaya başlıyor. Hemen üstümde gökyüzünü kapatan yaşlılardan biri, kasabadan sonsuza dek dönmemek üzere sürüldüğüm o günü hatırlayanlardan olsa gerek hayretle iç geçiriyor ve koruluktan geçen dar patikayı bir uğultu esir alıyor. Arkamdan esmeye başlayan rüzgar patikadaki bütün tozu havalandırırken emektar pelerinimi kafama doğru çekip bir sığınak yaratıyorum. 15 yıl sonra aynı kelimeler kulaklarımda yankılanmaya başlıyor. “Hain!, yoldan çıkmış!, serseri, yolsuz!”. Bu sırada sağ yumruğumun istemsizce kasıldığını hissediyorum. “Korkak!”, “Bencil!”, “Zayıf!”. Adımlarım bu noktada hızlanmaya başlıyor. Geçmişimin arkamdan koşmakta olan yırtıcı bir hayvan olduğunu hayal ediyorum ve koşmaya başlıyorum. Eğer koşmayı bırakacak olursam, eğer oracıkta durayım dersem, anıların ve kabusların birer birer üstüme çullanacağını hissediyorum o anda. Uğultu güçleniyor bu sırada. Havada süzülen suratlar da görmeye başlıyorum. İşte hemen solda üzerimde yılan yüzlü kasaba papazını görüyorum, yanında yardakçı domuzları, ateşler içinde yanan bir haç, kasabanın fırıncısı, demircisi, seyisler, çıldırmış gibi gözüken ev kadınları, ebeveynlerinden aldıkları nefreti yalancıktan yüzlerine yapıştırmış çamur içinde zavallı çocuklar. Birkaç kelime seçebiliyorum içimi oyan, mahvımı olduğum yerde hazırlayan. “Tanrısız!”, “Şeytan Tohumu!”, “Sapkın!”... Daha fazla koşamayacağımı anladığımda koruluktan çıkmak üzere olduğumu görüyorum. Adımlarım takıla takıla yavaşlıyor ve sonunda duruyorum. Uğultu artık yok ama kafamın içinde yankılananları atmam imkansız. Olduğum yerde öylece dizlerimin üstüne düşüyorum. 15 yıl sonra döndüğüm bu korulukta kendi kendime ilk defa galiba yapamayacağım diyorum ve bir an çaresizliğime yenik düşüp birkaç damla gözyaşına izin veriyorum. Sonra rüzgar ağaçların tepelerini sallarken bir demet güneş ışığı önüme düşüyor. Gözyaşlarının ardından havada süzülen şeyin bu sefer Melinda'nın yüzü olduğunu görüyorum, artık tek düşündüğüm şey Melinda'ya bir an önce ulaşmamın zorunluluğu...
***
Gece yıldızsız. Orada olmaması gerektiğini düşüneceğiniz görünmez bir örtü yıldızların ışığını kesiyor. Dolunay ise daha güçlü, örtünün ardından parlaklığını olmasa da puslu ışığını gönderebiliyor. Yeterince zamanım olsaydı diyorum, şu noktaya nasıl geldiğimi saatlerce düşünürdüm. Yıpranmış pelerinim omuzlarımdan düşmüş, yarısı yeri süpürürken farkında değilim. Yüzümü ısıtan sıcak nefes benliğimi ele geçirmiş, geceden daha karanlık saçları ay ışığında bir nebze aydınlanan Melinda karşımda duruyor. Ben yalnız başımayım, Melinda ve bakmaya cesaret edemediğim yüzü tüm dünyayla beraber karşımdalar. Melinda'nın yüzünde 15 yılı görüyorum. Melinda'nın yüzünde 15 yıl öncesini görüyorum. Bu kasabada yazların benim için de yaz, ilkbaharın benim için de ilkbahar olduğu zamanları anımsıyorum. Alevler içinde bir haç ve yüzüm meçhul bir el tarafından çamura saplanırken yaklaşan yeryüzünün görüntüleri beliriyor bir an, sonrasında herşey yine Melinda'nın yüzü oluyor. Dakikalar konuşamadan geçiyor, ne konuşabiliriz ki zaten diyorum. Şu anda, şu yıldızsız gecenin tam ortasında yapmam gereken Melinda'nın elini tutup koruluktaki ağaçlar arasından son kez geçerek hızlıca uzaklaşmak. Günbatımına yakın kasaba çevresinde birkaç insanla karşılaştığımı hatırlatıyorum kendime. Beni belki de hiç tanımadılar, tanıyanlar bile bir yabancıya bakar gibi baktılar ya da ben öyle olmasını umut ettim. Ama 15 yıl çok şey fark ettirir, belki de yapılanların hata olduğunu anladılar ve belki de beni geri çağırmayı bile düşündüler kimbilir. Belki de insanların yüzündeki hoşnutsuzluk sadece yaptıklarından duydukları utanç diyorum, böyle olmasını istiyorum. Ama hiçbiri önemli değil, Melinda'nın elini tutuyorum ve rahatsızlık verici bir zorlanma hissediyorum. Tarif edemediğim güzellikteki yüzünde bu sefer üzgün, umutsuz bakışı yakalıyorum, bu yıldızsız gecede önceden farkına varmam gereken birşeyler olduğuna dair hislerim çoğalıyor. Bu anda Melinda lafı uzatmayacağını ima eder gibi hızlı ama titreyen bir sesle konuşmaya başlıyor. Önce kelimeleri seçmeye çalışıyorum ama nafile. Melinda'nın gözlerinden yaşlar süzülürken sözlerini tamamladığının farkına yenice varıyorum. Melinda'nın elleri iki elim arasında sıkışmış, kurtarmaya uğraşmıyor. Birşeylerin yanlış olduğuna dair uyarılar zihnimde dolaşıyor, gözlerimi manasızca diktiğim Melinda ise korkmuş, zayıf ve çaresiz görünüyor.
Sonra duyduklarım zihnimde şekillenmeye başladıkça, bahsedip durdukları yüce tanrı adına Kudüs kapılarında kafalarından aşağı kazanlarca kızgın yağ yiyen aptal kardeşlerimin o anda ne hissettiklerini anlamaya başlıyorum. Anlamazlıktan gelmek geçici bir durumdur, ama tepedeki ay kadar açık ve net anladığınız bir konuyu zihninizin inkar etmeye çalışması sonunda hareketlerinizde kontrolsüzlüğüne sebep olur. Anlamlandırabildiğim kadarıyla trajedinin tam ortasındayım. Uğruna hayatıma inanç beslediğim tek şey, karşımda inanmadığım herşeye dönüşmüş olarak durmakta ve tek yapabildiğim titreyen ellerim arasında Melinda'nınkileri sıkmak. Tüm sözler söylendikten sonra; Melinda, benim Melinda'm, Tanrı'nın ve oğlu olduğu söylenegelen İsa isimli bir hayalperestin temsilcisi, onlar adına kendini dış dünyaya kapatan, bunun için dönemeyeceği bir söz bile veren bir rahibe olarak karşımda duruyor. Melinda gelmiyor, Melinda hayatını bana değil; Tanrısına, tanrısının oğluna ve kutsal ruh denen benim anlamadığım 3. birine daha adamıştır. Herşeyin boşa olduğunu o an anlıyorum, 15 yıl sonra burada Melinda isimli kadının karşısında dikilen bu adamın elinden hiçbirşey gelmez. Melinda son kez konuşmak üzere ağzını açıyor, “Sözüm verilmiştir..” diyor “..ama kalbim senindir..”, bunu söylerken nasıl sarsıldığını farkediyorum. Sonra neler olduğunu anlayamadığımın farkına varırken, zaman daha hızlı akmaya başlıyor. Bu çılgın süreçte geçmişimden ve şu an yaşadıklarımdan görüntüler akmaya başlıyor. Görüntüler arasında büyük beyaz boşluklar var. Boyun eğmediğim, kabul etmediğim Tanrı'nın ve İsa'nın alevler içindeki haçını yeniden görüyorum, yüzüme inen yumruklar, fanatiklerin iğrenç tükrükleri, üstüne kapaklandığım çamur ve gübre birikintileri, ağzımdan kan boşalırken bir gece vakti bilincimi kaybetmek üzereyken son kez baktığım kasabanın karanlık görüntüsü ve kısa süreli bir beyazlık. Sonra yine üstüme yürüyen kalabalığı görüyorum, ama dehşet duygusu daha derin bu sefer, kalabalığın başını elinde bir meşaleyle Melinda çekiyor. “Günahkar!” diye bağırıyor kalabalıktan birisi, onaylayan bir uğultu geliyor, atılan ilk taş köprücük kemiğimi çok kötü yerden vuruyor, kendimi salıyorum ve yine beyazlık... Son hatırladıklarım en korkunç olanları. Melinda'nın çığlıklarıyla harekete geçiyorum, bomboş bir düzlükte sıfır görüşle durmadan koşuyorum. Nereye dönersem Melinda'nın sesini oradan geliyormuş gibi duyuyorum. Kınından çıkan saf çeliğin iç acıtan sesi geliyor, karanlığın içinde kilise muhafızlarının heryerde tanıyacağım haç sembolü parlıyor, hemen sonra da yumuşak etin kesilişinden gelen ıslak ses ve Melinda'nın çığlığı da kesiliveriyor. Soluksuz, dizlerimin üstüne düşüyorum ama bu sırada yine beyazlık geliyor. Bu çılgınlık sona erdi derken uyanıyorum aniden. Ufuk iyice aydınlanmış ama dolunay bir hayalet gibi tam zıt yönde havada asılı duruyor. Fazla uzaklaşmadan, bulacağımı bildiğim şey karşıma çıkıyor; boynunda ince kırmızı bir çizgiyle hareketsiz yatan Melinda. Gözleri kapalı, masum bir uykuda bu dünyaya veda etmiş. Kendini adadığını zannettiği Tanrı'nın ihanetine uğramış, İsa'nın askerleri tarafından hayatı sona erdirilmiş. Zihnimin inkar ettiği şeylerin kontrolü ele geçirdiğini hissediyorum, öyle ki Melinda'yı öylece bırakıp kasaba girişine, bir grup askerin toplandığı kontrol noktasına yöneliyorum. Pelerinimin altında sağ elimle kavradığım orta boylu emektar hançer duruyor. Nefret, acı ve hayalkırıklığı yolun ucundaki intikamı gösteriyor, gözlerim kapalı koşuyormuşum gibi hissediyorum ama gözüme kestirdiğim ilk askere doğru son sürat atılmak üzereyim. Bundan sonrası yine zamanın hızlandığı, kan kaybından ve bitkinlikten yere yığılana dek gözlerimdeki öfkeli ateşle “Tanrı” ve lanet kilisesi adına Melinda'yı öldüren inanç körü aptallardan bir kaçının canını aldığım bir süreç oluyor. Sırtımdan ve karnımdan giren soğuk çelikleri zorlukla hissediyorum, elimdeki hançer ise parlak kırmızı kana bulanmış haliyle savrulup duruyor. Sonunda gözlerimdeki ateş alevini kaybediyor ve dışarıdan “boş bakışlar” olarak görüldüğünü tahmin ettiğim siyah göz bebeklerimin göz akımı kapatırcasına irileştiği gözlerimi gökyüzüne dikmiş olarak yere yığılıyorum.
***
Şehir meydanında nadir olarak idamlara sahne olan hafif bir yükseltide buluyorum kendimi. Üstümde tek parça beyaz -sızan kan lekelerini saymazsanız beyaz- bir elbise var. Cellat boynuma geçireceği ipin ayarını yaparken hala olanları inkar etme eğiliminde olduğumu hissediyorum. Sürgündeki 15 yılımı, Melinda'yı düşündüğüm 15 yılı, herşeyin bir gecede bitişini, Melinda'nın huzurlu görünen ölümünü aklımda dolaştırıp duruyorum. Dış dünya artık yok gibi, hava puslu, görüntüler net değil, sesler bölük pörçük kulağıma ulaşıyor ve insanlar sadece beyazlar içindeki hayaletler gibi. Boynuma ip geçirilirken kalabalığın sessizliği dikkatimi çekiyor, fanatikler derin bir sessizlik içinde gözlerini toprağa dikmişler. Bu sessizliğin, ölümün sessizliğinin garip, ironik huzuruyla hayal kuruyorum. Melinda'nın elinden tutuyorum ve yükseldiğimizi varsayıyorum, dualar hep yukarıya edilir. Melinda'nın Cennet olduğunu iddia ettiği bir düzlükte duruyoruz. Melinda şaşkın, burada ne Tanrı var, ne oğlu İsa ne de bizi karşılayan beyazlar içinde melekler. Sadece ikimiz varız ve bu sonsuza kadar böyle olacak. Bu yükseklikten insanları seyrediyorum, inandıkları uğruna ölenleri ve öldürülenleri. Çekilen acıları ve intikam yeminlerini izliyorum,
Tanrı adına akan kanı seyrediyorum. Sonra huzur içinde buradayım diyorum, Melinda ile birlikte, sadece ikimiz varız. Başka kimse yok, sadece biz varız...--------------------------------------------------------------------------------------
ZOR Müzik Dergisi'nin Ocak 2008 tarihli 11. sayısında Onur Aşcı (TNS) imzasıyla yayımlanmıştır.